Mevlana kimdir? hayatı ve eserleri


Şark-İslam tefekkür tarihinin en değerli mümessili Mevlana Celaleddin, 30 eylül 1207 yılında Belh’te doğmuştur. Mevlana’nın babası, Belh’te Hatibi-Hatipgiller denen bir soydan Ahmed Hatibi oğlu Hüseyn’in oğlu Muhammed Bahaeddin Veled’dir. Muhammed Bahaeddin Veled, zamanında bilginler padişahı anlamına gelen Sultan-al ulema lakabıyla anılırdı.  Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.

Tebrizli Şemseddin – Mevlana

Burhaneddin’in ölümünden üç dört yıl sonra 23 ekim 1244 de, Konya’ya Tebriz’li Şemseddin Muhammed adlı birisi gelmiş ve Mevlana ile buluşmuştur. Bu olay, Mevlana’nın hayatında büyük bir değişiklik meydana getirmiştir.

Şems; Konya’ya geldiği zaman Mevlana, elli yaşına yaklaşmıştı. Şemseddin de herhalde bu yaşlarda, belki daha da ihtiyardı. Bu ihtiyar, fakat olgun, sert ve tenkitçi adam, kendi sözüyle de sabittir ki Mevlana’yı yetiştirmemiş, ona şeyhlik etmemiş, bilakis Mevlana’yı, kendisine şeyh edinmişti. Fakat Şems geldikten sonra Mevlana’daki değişiklik, neden olmuştu? Şems gelmeden önce Mevlana, olgun, ibadetle meşgul, kudretli bir sufiydi. Medresede ders verirdi.

Fakat Mevlana, bu değişikliğe tamamiyle hazırdı. O, adeta yıkanmış, arınmış, suyu, zeytinyağı konmuş, fitili bükülmüş yerleştirilmiş ve yeri, neresiyse oraya asılmış kandildi.

Mevlana, Şems geldikten sonra artık dersi, vaazı bırakmıştı. Onun emriyle müziğe ve raksa koyulmuştu. Hele söylediği şiirler, din sınırlarını adamakıllı aşıyordu. Şems’in sohbetinde bulunanlar da, bu coşkun erin sözlerine tahammül edemiyorlardı. Şeyhleri kınayan, zahiri ibadetleri mühimsemeyen Şems, mesela bir gün, Allah ve peygamber buyruğundan bahsedenlere, ne vakte dek şunun, bunun sözlerini nakledeceksiniz? Ne vakit kendi kitabınızdan söz söyleyecek, ne zaman, Rabbim, kalbime dedi ki diyeceksiniz diye bağırmıştı. Bütün bunlar, Mevlana’yı yoldan çıkaran, belki de onlarca dinsiz, imansız eden Şems’in aleyhine bir cereyan meydana getiriyordu.

Şems, işin çığırdan çıktığını görünce 1246 şubatının 15. günü, Konya’dan kayboluverdi. Şems gidince Mevlana’nın eski haline gireceğini umanlar, aldanmışlardı. Bu ayrılık zamanında Mevlana, büsbütün halktan kesilmişti. Hiç kimseyle görüşmüyordu. Derken günün birinde, Şems’den bir mektup geldi Mevlana’ya Şam’daymış. Mevlana, neşelendi ve derhal Sultan Veled’i, yirmi kişiyle Şam’a göndedi. Sultan Veled, Şems’i bulunca Mevlana’nın mektubunu verdi ve bir müddet sonra kafile, yola düştü. Mevlana, Şems’in aleyhinde bulunanları da bağışlamıştı. Bu yüzden Şems, dervişler, beyler, Fütüvvet erleri, Mevlana’nın adamları ve Mevlana tarafından karşılandı, 8 mayıs 1247 de tekrar Konya’ya geldi ve eski coşkun hayat, yine başladı. Herkes, kudretince bir ziyafet yapmaktaydı, müzik ve raksla coşkun demler geçiyordu.

Şems, bu gelişinde, Mevlana’nın evlatlığı Kimya ile de evlendi. Evlenmelerinden az bir müddet sonra ölen bu kızı Şems, pek seviyordu.

1247 yılı aralık ayının beşinci perşembe günü, içlerinde Alaeddin de bulunan yedi kişi, Şems’e bir pusu kurdular; onu öldürüp cesedini de battal bir kuyuya attılar. Sonradan bunu duyan Sultan Veled, bir gece bazı dostlarla gidip cesedi kuyudan çıkardı, Bedreddin Gevhertaş’ın Mevlana’nın babası Sultan-al ulema için yaptırdığı medrese, Bedreddin Gevhertaş’ın yanına gömdü. Bugün Konya’da, Şems makamı denen ve Şerafeddin camiinin arkasına düşen yerdeki sandukanın altında, Şems’in atıldığı battal kuyu vardır, Bedrettin Gevhertaş medresesinin yeriniyse maalef bilemiyoruz.

Kuyumcu Salahaddin

İlk başta Şems’in öldüğüne inanamayan Mevlana, Şam’a O’nu aramaya bile gitmiştir. Çok sonradan öldüğüne iyice inanmış, hatta onun kuyuya atıldığını bile bir gazelinde belirtmiş, ona yanık ağıtlar yazmış, nihayet Seyyid Burhaneddin’in halifesi kuyumcu Salahaddin‘i kendisine hemdem edinmiş ve hayatındaki coşkunluk devresi, bu suretle bitmişti.

Konya Mevlana Türbesi

Mevlana, Şems’in şahadetinden bir müddet sonra, onun varlığında batan güneşin, Salahaddin’in varlığından doğduğunu söyleyip adamlarına, şeyh odur, ona uyun demiş, oğlu Sultan Veled de aynı buyruğu vermişti. Salahaddin’e çok bağlı olan Mevlana, onun kızı Fatıma Hatun’u oğlu Sultan Veled’e almış, böylece manevi yakınlığı, maddi bir bağla da pekiştirmişti.

Tahsili olmayan, fakat görüştüğü büyüklerden, bulunduğu meclislerden feyzalarak yetişen Salahaddin, temkinli bir halk adamıydı. Mevlana, onunla hemdem olduktan sonra coşkunluğu bırakmış, adeta onun tesiriyle verim devresine hazırlanmıştı.

Salahaddin, 1258 yılı aralık ayının yirmi dokuzuncu pazar günü vefat etmiştir. Ölümünden önce, bana ağlamayın, cenazemi davullar, kudümler, defler çalarak, neşe ve sevinç içinde, ellerinizi çırparak oynaya oynaya kaldırın ve mezarıma kadar, beni böyle götürün diye vasiyet etmişti. Mevlana sevgili dostunun vasiyetini tutmuştu. O güne kadar Konya ve İslam alemi, bu çeşit bir cenaze töreni görmemişti. Salahaddin, Mevlana’nın babası Sultan-al ulemanın yanına gömülmüştür.

Fikri hayatı

Mevlana’nın fikriyatının asli unsuru tasavvuftur. Her şeyden önce şunu söylemek gerekir ki Mevlana, fikirlerini anlatırken süfilerde bir hastalık halinde görülen, hemen her büyük sufide, gittikçe çoğalan ve anlatılan şeyi anlatmaktan ziyade anlaşılmaz bir hale getiren terim kullanma illeti, hiç yoktur. O, anlatacağı şeyi, halk hikayeleriyle ve halkın anlayacağı bir şekilde sokarak anlatır.

Mevlana’ya göre felsefe, yalnız akla dayandığı için sakattır, çünkü akıl, muhitiyle mukayyettir. Mevlana’ya göre bilgi, faydalı oldukça iyidir, yoksa faydasız bilgi, sahibine bir yüktür. Mevlana, bilginin, hünerini, üstünü aşağı diye bir şey kabul etmez. Her şeyin, faydası vardır insana ve bu fayda oldukça her bilgi ve her hüner iyidir. Ancak bilginin, bir gaye değil, bir vasıta olması şarttır. İnsanın hayrına, iyiliğine yarayan hiçbir bilgi ve hüner küçümsenemez.

Tasavvufta, insan, varlığın gayesi ve sonudur. Mutlak varlıktan kuvvet alemine, oradan tabiat alemine ve maddeye geçmiştir. Madde aleminde, eskilere göre dört ana unsur olan ateş, yel, su ve topraktan cansızlar, bitkiler ve hayvanlara yayılmıştır. İnsanın, anası ve babası, tabiattan aldığı, yeyip içtiği madde, nebat ve hayvanlardan, meydana gelecek insanın, alemde cüzü cüzü yayıldığı varlığını toplamış ve nihayet erkekle kadının birleşmesi, kainattan toplanan varlığın insan şeklinde zuhuruna sebep olmuştur. Bu bakımdan kainattan süzülüp gelen insan, kainattan ruhudur, kainatsa insana göre adeta bir kalıp. Fakat insanların içinde, tek bir insan da vardır ki gerçeğe tam ulaşmıştır; işte o da, bütün insanların canıdır, insanlar, ona nisbetle bir kalıba benzer.

Mevlana’ya göre yaratılış daimidir ve dünya bir savaş alemidir. Zerreler, zerrelerle savaşır ve ilim, her an, iyiye, yeniye, gerçeğe doğru gider. İnsan, eline ucu yanan bir sopa alsa da sağa sola, hızlı hızlı hareket ettirse göz, ateşten bir çizgi görür ve onu duruyor sanır. Halbuki o, her an, yerini değiştirmededir. İşte bunun gibi kainat da yeniden yeniye ve her an değişmededir, fakat biz, onu duruyor, değişmiyor görürüz ve böylece kainatta her an, eskiler yıpranıp gider, yeniler gelir; alem, daima insan olmadadır, insan da aleme karışmadadır.

Mevlana, bazı sufiler gibi kerametlerden, melekler ve ruh aleminden, göklerden bahsetmez, Mevlana, yeryüzüne basmıştır, ayakları yerdedir ve gözleri açıktır. Devrinden önceki bütün bilgileri bilen Mevlana, devrindeki olayları da görür ve zamanındaki bütün kötülükleri, şiddetle tenkit eder. Bir gün kerametten bahsederken birisi buradan, bir günde Kabe’ye gitse bu, o kadar şaşılacak bir şey olmadığı gibi keramet de değildir, çünkü sam yelinde de bu kerametler var, bir anda nereye gidecekse gider. Zaten Mevlana’ya göre melekler, kuvvetlerdir, şeytansa insanın kötülüklerinden doğan vehim.

Mevlana’da aşk

İnsan olgunluğa erişmesi için aşk, raks ve müziği esas koymakla bir yandan şeriatçıların dar ve kuru görüşlerini hiçe saymış, bir yandan da bu üç bedii unsura, ilahi birer mahiyet izafe ederek adeta dini bir reform yapmıştı Mevlana.

1274 yılında Mevlana için yapılan Türbe 4 tane kalın sütun fil ayağının üzerine inşa edilmiştir. Günümüze kadar yapıda değişiklikler olmuştur. Türbe Mevlana’nın ölümünden sonra yapılmıştır. Osmanlı hanedanının bir bölümünün Mevlevi tarikatından olması sebebiyle Türbenin, bakımı sürekli yapılmış ve korunmuştur.

Mevlana’ya göre aşk, yaratıcının vasıflarındandır. İnsan, neyi ve kimi severse sevsin, bu sevgi, gerçek varlığadır. Bu bakımdan o, insanı gerçek aşka götüreceği için geçici aşkı da hoş görmekte ve beşeri zaafı unutmamaktadır. Zaten onca hiçbir şey, mutlak olarak hayır olmadığı gibi mutlak olarak şer de değildir. Her birinin, yerinde faydası vardır, yerinde de zararı ve bilgi, bu bakımdan gereklidir.Adalet, her şeyi layık olduğu yere koymak, zulüm ve de layık olmadığı yere koymaktır. Yalnız Mevlana, hayrı tabii sevginin, şiddetle aleyhindedir ve tasavvufun teviline kapılarak bu zevki hoş gören şeyhleri şiddetle kınar.

Mevlanadaki gerçek aşk, olgun insana karşı duyulan bağlılık, yahut kendi olgunluğunu onda görüştür ki cezbe hali geçince bu sevgi, dünyaya yayılır, bütün insanlara, hatta bütün canlılara taalluk eder, hayırı, güzeli, iyiyi, doğruyu ve birliği hedef tutar ki Mevlana, hayatının her safhasında daima bu yüksek ve alem-şümül neşeye sahip olmuştur. Bu neşe, bazen merhamet, bazen bir görüş, bazen bütün bağlardan hür oluş,bazen ileri bir düşünce tarzında tecelli ettiği gibi bazen de kötüyü ve kötülüğü şiddetle tenkit mahiyetin alır ve Mevlana’ya göre her şey, sevgiliden ibarettir, aşık bir perde. Yaşayan, ancak sevgilidir, aşkıksa bir ölü. Aşka düşmeyen kişi, kanatsız kuşa benzer ve bu sevgi, insanı insan eden hırstan, kibirden, varlıktan ve benlikten kurtaracak tek ilaçtır; insan, onun ferdiyetten kurtulur.

Eserleri:

  • Mesnevi,
  • Divan-ı Kebir
  • Fihi Ma Fih
  • Mecalis-i Seb’a
  • Mektuplar.

Eserlerinin orijinal dili Farsça’dır.


Like it? Share with your friends!

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir